"Sevr ‘Barış’ Antlaşması"nın anahatları 80 yıl önce bugün, 24 Nisan 1920’de San remo konferansında kararlaştırıldı.11 Mayıs 1920’de Osmanlı Devletine iletildi. 10 Ağustos 1920’de imzalandı. Ve kağıt üzerinde kaldı.Ama beyinlerden hiç silinmedi! Sevr gerçekleşseydi, bugün işte bu sınırlarİçinde yaşıyor olacaktık!…

UNUTULAN YILLAR (1.Bölüm)

1920 SEVRES ‘BARIŞ ANLAŞMASI
Yer: SEVRES (FRANSA)

24 Nisan 1920’de 1. Dünya Savaşı galipleri San Remo’da biraraya geldiler ve yenik Osmanlı Devleti’nin topraklarının nasıl paylaşılacağının ana hatlarını belirlediler. 4 ay sonra Paris’in Sevr banliyösunda tarihe Sevr Barış Antlaşması olarak geçecek bir antlaşma imzalandı.Sevr, Türkiye’yi bölmek için o güne kadar yapılmış birçok paylaşım anlaşmalarından sadece biridir…Sevr barış anlaşması neydi, nasıl bir dönemin sonucuydu? Neyi temsil ediyordu ?
İşte o yıllar unutulan yıllardı. 1990’larda PKK terörü ile keskin olarak hatırlandı, hatırlatıldı. Onca yıl sonra porselenleriyle ünlü bir Paris banliyösunun adı bir kez daha gündeme geldi.
1990’ların başından beri Televizyon haber bültenlerinde, gazetelerin manşetlerinde, kitapçıvitrinlerinde SEVR başlıkları çoğaldı.

SEVR: bölünmüş Türkiye - FEDERASYON!

Türkiye’de bölücü PKK terörü tırmandıkça Sevr konulu yayınlar da artıyordu. Çünkü bölücülük ve federasyon denilince Sevr akla geliyordu, Sevr denince de federasyon ve bölücülük.

1994 - 1995 yıllarında bunu en çok dile getiren cumhurbaşkanı Süleyman DEMİREL oldu. Batı Türkiye’yi PKK ile mücadelede "insafsızca soykırım yapıyor"olarak değerlendirirken sonunda DEMİREL’i de çileden çıkartmıştı.

Süleyman DEMİREL – Cumhurbaşkanı

8 Mayıs 1995 32. Gün Programı

Siz diyor azınlık hakları tanıyın diyor bunlara. Şimdi bunlara anlatıyoruz ki bunlar bu ülkenin tümümün sahibi. Niçin azınlık haklarında ikinci kademe. Başka istikametlere varır.
Özerkliğe varır, otonomiye varır, federasyona varır, sonra Türkiye’nin parçalanmasına varır.

1990’lar

Sevr hatırlatılıyor….

1990'larda gerek Avrupa birliği gerekse ABD yetkililerinin, Türkiye’ye öğütleri oldu.
Lozan anlaşmasıyla garanti altına alınan toprak bütünlüğü , üniter yönetim yerini federasyona
bırakmalıydı! Ve federasyon etnik ayrılığa dayalı olacaktı.

1990'larda ABD’nin eski Ankara büyükelçisi Morton Abromowitz , Türkiye Raporu’nu ortaya atıverdi. Bu rapora göre Türkiye gelecek on yıl içinde parçalanabilecekti. 8 Mayıs 1995 tarihinde Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel 32. Gün programında "mütfefiğimiz Batı bizi niye bölmek istesin, kafamızı karıştırıyorsunuz" diyen Mehmet Ali Birand’a PKK ve Batıyla ilişkiler konusunda şunları söylüyordu:

Süleyman DEMİREL – Cumhurbaşkanı

8 Mayıs 1995 32.Gün Programı

"Karışmasın kafanız. Evelle kendinize güvenin ondan sonra da korumak zorunda olduğunuz kendi vatanınız kendi devletiniz kendi bayrağınız kendi sınırlarınızdır.Topraklarınızın bir kısmı alınıp buraya bayrak dikilmek isteniyor.Bayrak dikmek istenenlere karşı verilen mücadeleyi sanki Türkiye Cumhuriyeti devleti birtakım insanları eziyormuş ve Türkiye Cumhuriyetinin ezdiği bu insanlara karşı birtakım insanlar silahlı mücadeleye girmiş gibi bakıyor birtakım insanlar..."

Türkiye’yi 1920’lerde kasıp kavuran Sevr 90’larda da tüm şiddetiyle esmeye başlamıştı... Yabancı ve Türk basını birden bire Lozan anlaşmasının geçerliliğini sorgular oldu. Acaba Sevr’in ölü bir antlaşmadan daha fazla bir anlamı mı vardı?

Toktamış ATEŞ

Siyaset Bilimci

“Şimdi 90’dan sonra sevr sözcüğünün çok sık telafuz edilmesinin sebebi aslında Sevr’in biranlaşma olmaktan çok bir mantık, bir zihniyet, bir arzuyu dile getirmesidir. Neydi bu Sevr’in arzusu? Sevr’in arzusu Osmanlı İmparatorluğunun etnik temellere göre parçalanması ve bu parçalanmışlığın sonucunda işte bir bağimsiz Ermenistan, özerk ve daha sonra bağımsız olacak, bir Kürdistan ve Osmanlı İmparatorluğunun geri kalan toprakları üzerinde değişik etki alanları.”

Demirel 8 Mayıs 1995’de Sevre şöyle geri dönüyordu:

Süleyman DEMİREL – Cumhurbaşkanı

8 Mayıs 1995 32. Gün Programı

“Şimdi bu Sevr’e baktığınız zaman burada iki tane, sizin de biraz evvel söylediğiniz gibi, Osmanlı Devleti’nin bünyesinden 25 tane devlet çıkmıştır. İki tane çıkamamıştır. Bunlardan birisi Ermenistandevletidir, birisi de Kürdistan devletidir. Ermenistan Devleti vardır Kafkasya’da. Fakat Ermenistanın haritalarına bakarsanız onlar vilayet – i sitte diye 6 ili içine alan haritalar çizmişlerdir. Şimdi bunu eğer biz bilirsek, bunlara karşı hassas olursak bu kusur değil.”

19. YÜZYIL

BATI’nın TÜRK KORKUSU

Tedbirli ve dikkatli olmakta fayda vardı. Acaba Batı’nın 1920’de Sevr’e gelene kadar Osmanlı Devletyi’ne gayri resmi bakışı neydi. Gelin biraz geriye gidelim 1800’lerde Avrupa’nın inatla üzerinde durduğu tek şey Türkleri geldikleri yere,doğuya sürmekti. Gelin o günlerin Avrupa basınında bu konunun nasıl işlendiğine şöyle bir gözatalım:”

8 Aralık 1876 günlü Stanboul gazetesi şöyle yazıyordu. “Türkün artık Avrupada hüküm sürmesine daha fazla hoşgörü gösteremeyiz. Türklere herşeyden önce yüzünü doğuya çevirip boğazların batısını tümüyle terk etmesi gerektiği anlatılmalıdır. Türkler Avrupadan hemen çıkarılmalı, Avrupadan hemen yokolmalıdır.”

2 yıl sonra 19 Eylül 1878 günlü Daily News gazetesinde şu sözler yeralıyordu: “Türk yönetiminin üstün ırklar üzerindeki hakimiyeti kaldırılmalıdır.”

10 yıl sonra 18 Ekim 1888’de bu kez Fransız Le Figaro gazetesinde bir makalede şu satırlar yeralıyordu: “Türklerin avrupadaki günleri sayılıdır. Türkler geldikleri yere Asya’ya yerleşmelidirler

Ve İtalyan başbakanlarından Crispi, 3 Mart 1897’de gazetelerde yayınlanan açık mektubunda şöyle diyordu: “Türkün Avrupa’daki varlığı insan haklarına sürekli bir hakarettir. Türkler dörtbuçuk yüzyıldır ne avrupalılaşabildiler ne de üzerlerinde gaddar bir egemenlik sürdürdükleri ırkları bir ulusal potada eritebildiler. Türkiyede ırklar soylarına göre değil dinlerine göre ayrılırlar.”

1900’lere gelindiğinde batıda en yaygın düşünce, Türkleri Avrupa’dan atmaktı. Batılı emperyalistler bir yandan kendi halklarına Türk düşmanlığı aşılayan yayınlar yaparken bir yandan da gizli anlaşmalar yapıyorlardı.

“BİR KURTLAR SOFRASIYDI AVRUPA,

VE SOFRADA ORTADOĞU VARDI…”

Aslında Sevr’e gelene kadar yapılan görüşme ve anlaşmalar Sevr’in gelişinin habercisiydiler .

Prof. Dr. Çetin YETKİN

Müdafaa - i Hukuk Dergisi

“1838 yılında imzalanan, önce İngiltere ile imzalanan sonra arkasından diğer Avrupa ülkelerinin katıldığı Baltaliman Ticaret Antlaşması’na göre devletin elindeki tekeller kaldırılacak. özelleştirme gerçekleştirilecek ve yabancı malların Türkiye’ye girmesi gümrük indiriminden yararlanacak. Ve yabancılar Türkiye’de diledikleri şekilde çalışma özgürlüğüne sahip olabileceklerdi. Bu antlaşmanın sonuçları kisa sürede görülmüş ve Osmanlı sanayi ve ticareti bir daha belini doğrultamayacak biçimde yıkılmıştır

Sevr’den 50 yıl önce dönemin emperyalist devletleri Ruslar, İngiliz ve Fransızlar bir dizi gizli görüşmelere çoktan başlamışlardı.

Orhan KOLOĞLU

Tarihçi

“Osmanlı gidiyor. Dolayısı ile artık 1853senesinde Rus çarının İngiliz kralına söylediği kollarımızda hasta adam var. Bu nasıl olsa ölecek, onu biran evvel nasıl paylaşırız sözleri atrık gerçekleşme yolundadır. Yani burada gerçekten hasta adam yavaş yavaş gidiyor. 20. yy da yapılan anlaşmalar Sykes Picot anlaşmalaına kadar varıyor.Böyle bir sürecin doğal sonucudur. 19.yy’da Avrupa Osmanlıyı ya ani olarak öldürmek veyahut da kendi halinde hastalığından kendi kendine ölsüne bırakma seçimi arasındadır.”

Osmanlı’yı bölüşmek üzere artarda gelecek gizli görüşmeler, sonunda bir anlaşmaya dönüştü ve 1908’de Rus Çarı II. Nikolai ile İngiltere Kralı VII. Edward arasında imzalandı.İngiltere ve Rusya Osmanlı topraklarını gizlice paylaşıma soktuktan sonra Fransa ve İtalya’yı da yanlarına çektiler.

Ve 1914’de I. Dünya Savaşı patlak verdi.

BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞI=BİRİNCİ PETROL SAVAŞI

Birinci Dünya Savaşı, emperyalist devletler arasında bir paylaşım savaşıydı. Kavga, kara altın içindi, bu bir petrol kavgasıydı.Petrolü geleceğin yakıtı olarak kavrayan ilk ülke İngiltere idi. Onu Rusya izledi.1897’de Osmanlı topraklarında ilk petrol arama çalışmaları başlatılmıştı. Osmanlı henüz petrolün stratejik önemini kavramış değildi. İngiltere 1899’da Osmanlı toprağı olan Kuveyt’e yerleşmiş petrol arıyordu. Osmanlı toprağında ilk petrol kuyusu 1900’de Europeen Petroleum Company tarafından açıldı.

Petrolün en yoğun bulunduğu yer Osmanlı Devleti topraklarıydı. Ve de Osmanlı hasta adamdı, güçsüzdü, borç batağındaydı… O halde paylaşım oradan başlayacaktı!…

Gelelim paylaşımcılara… Birinci Dünya Savaşının galip devletleri paylaşımda hemfikirdiler ama paylarını beğenmiyor birbirleriyle didişiyorlardı.

İngiltere ve Fransa savaş sürerken 1916 Şubatında Sevr’den bir önceki son gizli anlaşmayı imzaladılar Son gizli anlaşma imzacıların isimleriyle anıldı. Sykes ve Picot Anlaşması. Bu anlaşma, Ortadoğu haritasını tümüyle değiştiriyordu.

Fransızlar iki yıl sonra, giriştikleri savaşın nedenini ve Osmanlı topraklarının nimetlerini şöyle açıklayacaklardı:

DUPLEİX KOMİTESİ

“Klikya, Suriye,Filistin, Kürdistan ve Musul bize hemen şunları sağlayacaklardır:

Buğday: Yılda 115 milyon kental ;

Petrol : Başka hiçbir yerde bulamadığımız ve yarın onsuz büyük bir millet olunamayacak olan petrol. Zira hayati bir sorun olan petrolsüz ne ordu ne deniz kuvveti mümkündür.

Pamuk ve Yün: İşletmelerimiz bu maddeleri büyük güçlük ve korkunç fiyatlarla İngiltere ve Amerika’dan alabiliyor. ”

İşte paylaşımcılardan biri olan Fransa için Osmanlı topraklarını uğrunda ölünür yapan bunlardı. Sykes Picot anlaşması Sevr’in bir önceki aşamasıydı. İngiltere ve Fransa’nın bu anlaşması Mayıs 1916’da Rusya’ya bildirildi.Ekim 1916’da imzalandı.

Tüm bu gizli anlaşmalar süreren hesaplar alt üst oldu. 1917’de Rusya’da Ekim Devrimi patlak verdi

Ve bu gizliliğin sonuydu.

Ekim devriminde Rusya’da iktidarı ele geçiren Bolşevikler ilk iş olarak çarlığın kasasında saklı duran bütün gizli paylaşım anlaşmalarını açığa vurdular.

Orhan KOLOĞLU

Tarihçi

“Sykes Picot’a göre Suriye, übnan bölgesi alınacaktır. Filistin bölgesi uluslararası bölge haline getirilecektir. Irak bölgesi ki petrolle ilgilidir. Özellikle ingilizlere kalacaktır. Sykes Picot’ın ilk anlaşmalarında Kuzey Irak Fransızlara bırakılmıştır. Bolşevikler iktidara gelip de gizli anlaşmaları yayınladıkları zaman mesele burda çıkar.Birden bire anlaşılır ki ayaklansın dedikleri nsanlara bağmsızlık vermek istemiyorlar, tam aksine sömürge yapmak istiyorlar. o kargaşa birbirine sokar. onun üzerine Sykes Picot ‘ta değişiklikler yapılmaya başlanır.”

SEVRES’E BİR ADIM KALA : SYKES - PİCOT

Sykes- Picot anlaşmasına göre Osmanlı toprakları üzerinde sınırlar kağıt üzerinde 4-5 defa yeniden çizilmiş, emperyalist devletler kendi aralarındaki çekişmeyi haritalara yansıtmışlardır. Son çizilen haritaya göre, Fransa’ya Lübnan, Suriye, Klikya, Antep, Urfa Mardin Diyarbakır ve Musul’un bir bölümü veriliyordu.İngiltere Güney Mezopotamya ile Akdeniz’de Akka ve Hayfa limanlarını alıyordu. Buna göre petrol coğrafyasında bulunan tüm Arap toprakları Osmanlı’dan kopartılıyor, İngiltere ve Fransa’nın denetimine sokuluyordu.

Kağıt üzerinde bir paylaşma yapılmıştı ama devletler o kadar da kolay bölünüp parçalanamıyorlardı.

Kesilip Biçilecek bölgelerde paylaşıma hazır müttefikler yaratılmalı, bölge insanı bölüşülmeye hazır olmalıydı!… Nasıl mı?

BATININ KARTLARI: KÜRTLER VE ERMENİLER

Osmanlı’ya karşı en kolay oynanacak kart etnik karttı. Çeşitli etnik gruplar ayrı devletler kurma yönünde kolayca kışkırtılabilirdi. Buna en iyi örnek Arabistan’da faaliyet gösteren ünlü İngiliz ajanı Lawrence ‘tır.Petrolün en yoğun bulunduğu Arap bölgelerinde Lawrence Arapları Osmanlıdan ayırmak üzere ayaklandırmış ve Osmanlı’ya karşı savaştırmıştı.İşte 1920’ye gelirken Anadolu da Lawrence’larla tıka basa doluydu.

En iyi örneklerden biri, İngiliz binbaşı Noel’di.Kürtleri Osmanlı yönetiminden ayırıp ayrı bir devlet kurmaya kışkırtan İngiltere, tıpkı Lawrence gibi yerel dili konuşan bir ajan seçmişti.Noel , 1. Dünya savaşından önce Kürt Teali Cemiyetini denetlemekle görevlendirildi.Bu cemiyette edebiyat gösterileri yapıyor , Kürtlere kürtçe şiirler okuyordu.Savaş sonunda Sadrazam Damat Ferid Paşanın yazılı izniyle Güneydoğu Anadolu’da dolaşıyor ve tıpkı Lawrence ‘ın Arabistan’da yaptığı gibi yerel giysiler ve mükemmel bir kürtçeyle ayrılıkçılığın nimetlerini yerel halka anlatıyordu.

Petrolün peşindeki Batılı devletler petrolü elinde tutan Osmanlı devletini ortadan silmek için etnik koza tıpkı 1990’larda olduğu gibi sıkı sıkı sarılmışlardı.

Osmanlı uyruklu Ermeni ve Kürtleri de ayrı devlet kurma yönünde kışkırtıp silahlandırdılar

“1918”

Ve 1918 geldi çattı.

Yunanistanda bir liman kenti olan Mondros’da bir ingiliz savaş gemisi demirlemişti.: Agamemnon. Bahriye Nazırı Rauf Orbay’ın başkanlık ettiği Osmanlı heyeti, Osmanlı devletinin mağlubiyet anlaşmasını imzalamak üzere, bu ingiliz zırhlısına giderler. Mondros mütarekesinden sonra galip devletler, Türkleri topraklarından atma planını nihayet uygulamaya koyacaklardı. 5 Şubat 1919 günlü Journal Des Debat gazetesi birinci sayfadan şunları yazıyordu: Hemen hemen beşyüz yıl boyunca Güney Avrupa’yı yıkan ve Doğu Akdeniz bölgesindeki bütün uygarlığı çökerten bu uğursuz türk ırkını Asya’ya sürmeli.

Mondros mütarekesi ile çok ağır bir yenilgi anlaşması imzalayarak silahlarını bırakan Türkler Avrupa basınında uğursuz ırk olarak niteleniyordu. 1. Dünya Savaşı’nı kazanan devletler çoğunu müslüman sömürgelerinden devşirdikleri müslüman askerlerini müslüman Türklerin üzerine saldırtmak için din ögesini öne çıkartmaktan özenle kaçınmış, ırk ayrılığını vurgulamışlardı. Avrupa basını 1. Dünya Savaşı’nı üstün ırktan Avrupalı’lar ile aşağı ırktan Türkler arasında geçen bir olay olarak gösteriyordu. Bu gayrı resmi görüşler Paris Barış Konferansı sırasında resmi görüşe dönüştü.

PARİS BARIŞ KONFERANSI

Galip devletler mağlupları Paris Barış Konferansına çağırdılar. Bu konferansta imzalanan Versay anlaşması ile Alman toprakları galiplerce bölüşülmüş ve Almanya galiplerce parça parça bölüşülmüştü. Osmanlı devleti de Almanya ile benzer koşullar altındaydı.Trakya ve Ege Yunanistan’a Akdeniz bölgesi İtalya’ya, Güneydoğu Anadolu Fransa’ya, Doğu Anadolu ise sınırları Amerika başkanı Wilson’ın saptayacağı sınırlar doğrultusunda Ermenistan’a vatan oluyordu. Galip devletler mağlup Almanya’ya nasıl acımasız davranmışlarsa mağlup Osmanlıya da acımasızdılar. Almanya Paris barış konferansında kendisine dayatılan ağır koşullara boyun eğdi. Çünki Almanya bu koşullara karşı koyabilecek bir halk direnişinden yoksundu. Paris’de Osmanlı heyetine de Almanya’ya imzalattıklarına benzer bir teslimiyet anlaşması imzalatacaklarından emin olan galip devletleri bir sürpriz bekliyordu. Anadolu’daki ulusal direniş.

ŞİMDİ ULUSAL KURTULUŞ ZAMANI

1919

Bindokuzyüz on sekiz: Savaş bitti. Osmanlı yenik düşmüştü. Yunan odusu İzmir’e çıktı ve Ege bölgesini işgale başladı.

Ve işte tam bugünlerde 16 Mayıs 1919’da Mustafa Kemal Paşa yanında Rauf Orbay’la Şişliden yola çıkıyor Tophane rıhtımında bekleyen yaşlı Bandırma vapuruna biniyordu. Türkiye’nin kaderini değiştirecek bir yolculuktu bu. Mustafa Kemal Paşa , 19 Mayıs 1919 sabahı şafakta Samsun’a varıyor ve ulusal bir direnişi örgütlemeye başlıyordu.

Orhan KOLOĞLU

Tarihçi

“Atatürk önce Anadolu’daki direnci organize etmeye çalişir çünkü o kadar dağiniktir ki, herkes hatta bölgesel şeyler vardır. Bilmem Pontus yani Trabzon bölgesinde Rumlarla anlaşip idare edelim diyenler var, Ege bölgesinde buna benzer şeyler var. Hatta bazi gruplar Çerkesler, Abazlar, Anadolu’da oluyor bunlar bütünlük yok tam dağilma halindedeirler. Atatürk 1919 yılını insanları birleştirmeye çalışmakla geçirir. Yerel dirençler var organize değiller, ne istedikleri bilinmez. Atatürk bunu sistematize eden adamdir. İki kongre, ondan sonra milletvekili seçildiği halde İstanbul’a gitmez Ankara’da oturur.”

Galip devletler Anadolu’da başlayan bu direnişin er geç bastırılacağından emindiler. Eski sadrazam Tevfik Okday Paşa başkanlığındaki Osmanlı heyetini Paris Barış konferansına çağırmış, koşulları imzalatmaya zorluyorlardı. Ülke dıştan olduğu kadar içten de hainlerle kuşatılmıştı. Bunların en bariz örnekleriydi Kürt Şerif Paşa ile Ermeni Bogos Nubar Paşa.

Ajanlar Anadolu’da at oynatırken, işbirlikçi bu iki paşa da Osmanlı devleti toprakları üzerinde bir Ermenistan ve bir Kürdistan kurulması tekliflerini Fransız onayına sunuyorlardı.Yakışıklılığı nedeniyle Fransızların Beau Şerif güzel adam adını taktığı ve İstanbul’da Boşherif lakaplı Kürt Şerif Paşa Osmanlı devletinin paşasıydı. Maaşını Osmanlı Devlet hazinesinden alıyordu. Paris Barış Konferansı günlerinde , 11 Mayıs 1920’de Sadrazam Tevfik Paşa Sevr’in taslaklarını Fransız başbakanından almak üzere Fransız Dışişleri Bakanlığı saatli salonuna girdiğinde , Ermeni paşa da, Kürt Şerif Paşa da Fransız başbakanının yanında oturmaktaydılar.Ajanlar ve işbirlikçiler hazır ve nazırdılar.

Paris Barış Konferansı’nda anlaşmaya varılan maddeler Paris’deki Osmanlı heyeti tarafından derhal Padişah Vahdettin’e bildirildi. Galip devletler cevabı beklerken, Ankara’dan bir ses yükseldi: Mustafa Kemal, Osmanlı heyetinin imzalayacağı hiçbir anlaşmaya uyulmayacağını, millet adına tek yetkili organın Ankara’da Büyük Millet Meclisi olduğunu, bildirilerle duyurdu.

HASTA ADAMIN ÖLÜM FERMANI

Galip Devletler bu paylaşım anlaşmasının hemen imzalanması için Paris’teki Osmanlı heyetine baskı yaparlarken, heyette yer alan Reşid Bey, İstanbul’a şöyle bir telgraf geçiyordu:

“Ancak Anadolu direnişini yok edebilirseniz Padişah’ın İstanbul’da kalmasına izin verebiliriz, diyorlar... Anlaşmayı imzalamazsanız sizi İstanbul’dan süreriz, diyorlar. Cevap olarak: İstanbul Hükümetinin Anadolu direnişini bastırmaya gücü yetmediğine göre, demek ki bu anlaşmayı imzalasak da imzalamasak da siz bizi İstanbul’dan atacaksınız, dedim.”

Heyet, bu anlaşmayı imzalamadan İstanbul’a dönmüştü. Artık antlaşma Padişah Vahdettin’in önündeydi.

22 Temmuz 1920

22 Temmuz 1920 Perşembe günü öğleden sonra saat üçte Yıldız Sarayı merasim salonunda toplanan 39 üyeli Saltanat Şurasını Padişah Vahdettin bizzat açmıştı.

Şura’da Sadrazam Damat Ferid söz alıp şunları söyledi:

“Paris’te imzalamamız istenen antlaşma, İstanbul’u ve küçük bir toprak parçasını bize bırakıyor. Antlaşmayı imzalarsak iyi kötü bu kadar bir varlığımız olacak. İmzalamazsak dünya haritasından silinmekle tehdit ediliyoruz. Bu antlaşmanın imzasını oya sunuyorum. Susanlar imzalayalım demiş sayılacaktır.”

Hayatı boyunca yanından ayırmadı yaveri Tarık Mümtaz Göztepe’nin anlatımıyla: Vahdettin ayağa kalktı ve: “Bu antlaşmayı imzalamaktan yana olanlar, rica ediyorum ayağa kalksınlar.” dedi. Kendisi zaten ayağa kalkmış durumda bulunan Padişah’ın “rica ediyorum, ayağa kalksınlar” sözü buyruktu. Şura’ya katılanlardan topçu Ferik Rıza Paşa dışında herkes ayağa kalktı.

Orhan KOLOĞLU

Tarihçi

“Bizim babiali ve saray böyle hani devlet devam etsin ben de sarayda oturayım, orada idare edeyim hayalleri kuraralarken L. George’un Damat Ferid’le yaptığımız öneriye cevabı ilginçtir. Canim der bu turkey hindi demek ‘bu hindiden birkaç tüyü onlara birakırız der. Hepsi bu kadar karar verilmişti bitmişti Osmanlı.”

Saltanat Şurası’ndaki oylamadan antlaşmanın imzalanması yönünde karar çıkınca, Damat Ferit Paşa’nın başkanlığında Hadi Paşa, Rıza Tevfik Bölükbaşı ve Reşit Halis Bey’den oluşan Osmanlı Heyeti, Paris’in porselenleriyle ünlü Sevr banliyösüne gitti ve 10 Ağustos 1920’de Sevr Antlaşması’nı imzaladı.

Prof. Dr. Sina Akşin

Siyeset Bilimci

“Jeton tam düşmemişti, o Sevr’dir. Sevr ile anlaşıldı ki Türkler Rumeli’den atıldığı gibi şimdi Anadolu’dan da aılıyorlar. Ve artık Türkler şurada çoğunlukmuş burada çoğunlukmuş bunun hiç önemi yok. Adamlar tarihsel hak kuramından gidiyorlar. Bu ne demek? Geçmişte burası bizimdi güle güle siz sonradan geldiniz, sizi buradan atıyoruz.

SEVR HAYATA GEÇSEYDİ….

Bu sözde anlaşmaya göre:

*Trakya ve Batı Anadolu Yunanistan’a verilecek

*Sivas, Malatya, Adana Urfa, Antep, Maraş ve Suriye; Fransa’ya verilecek

*Musul dahil Irak ve Arabistan; İngiltere’ye verilecek

*Güneybatı Anadolu, oniki adalar ve Rodos; İtalya’ya verilecek

*Doğu Anadolu’da bir Ermeni ve bir Kürt devleti kurulacak,

*Boğazlar ve İstanbul, ayrı bir bayrağı olan Komisyon tarafından yönetilecek

Eğer Sevr hayata geçseydi yani ulusal direniş ulusal dahi bir liderin arkasında birleşmemiş olsaydı şu anda gördüğünüz bölgede yaşıyor olacaktık..

Ayrıca bunu gölgede bırakan başka şartlarra da maruz kalacakık

  • Türklere bırakılan bölgede asker sayısı 50.700’ü geçmeyecekti,
  • devletin ağır silahı bulunmayacaktı,
  • deniz kuvvetleri 13 küçük gemiyi geçmeyecekti, ve devlet Maliyesi Batılı galip devletlerden oluşan bir komisyonca yönetilecek,
  • tahkim hakkı olmayacaktı.
  • Ve kapütülasyonlar sürecekti.

Yani tümüyle sömürge bir devlet olacak, toprağı, ordusu, hazinesi Batılılar tarafından kontrol edilen bir devletin bireyleri olarak yaşayacaktık!

Şayet Anadolu’da Mustafa Kemal önderliğinde gelişen bir Ulusal Direniş Hareketi olmasaydı, Sevr’de imzalanan bu antlaşma kuşkusuz uygulanacaktı.

LORD CURZON VE TARİHİ TEHDİT

Prof.Dr.Sina AKŞİN

Siyaset Bilimci

“Türklere bu şok oldu.Ve milli mücadele konusu bu Sevr’i geçersiz kılmak ve bunda başarı kazanıldı. Ve Lozan yapıldı.Fakat Lozan antlaşmasında İsmet Paşa’ya Lord Curzon söylemişti. Siz reddediyorsunuz ama bunları karşınıza çıkaracağım. Yani diyordu ki bu geçici bir olaydır. Tarih normal seyrine devam edecektir. Tüekleri Rumeli’den sonra Anadolu’dan da atılma süreci devam edecektir demek istiyordu. Atatürk devrimi Lozanı sürekli kilma stratejisidir

Gerçekten de Sevr, Cumhuriyet döneminde de Türklerin başının üzerinde demoklesin kılıcı gibi sallandı durdu.


“İleride dara düşüp bize yardım için geldiğinizde, burada reddettiğiniz herşeyi, cebimden çıkartıp önünüze koyacağım ...”

Lord Curzon

Lord Curzon’un İsmet İnönü’ye söylediği bu söz, tarih içinde doğrulanmıştı. Türkiye ne zaman dara düşse, Batı Lozan’da verdiği sözleri unutuyor ve Sevr hükümlerini uygulamaya davranıyordu. Cumhuriyet’in ilk döneminde çıkan etnik-dinsel isyanların ardında Batı’nın Sevr özlemi yatıyordu. Batılı devletler Lozan anlaşmasını hazmedemiyorlardı.

Orhan KOLOĞLU

Tarihçi

“Şimdi bunun intikamı nasıl alınır? Siz ekonomik olarak zayıfsınız. İçeride bir bütünlüğünüz yok. Biz sizi nasılsa mahvederiz. Özellikle Doğu Anadolu’da petrol meseleleri ki bu 90’lara kadar gelir. Onun için açık bir şekilde orada Türkiye Devleti’nin iç yapısını çarpıtma, sarsma operasyonları işlemiştir. Nereden gelir? Mesela orada Şeyh Sait ayaklanmasında bulunan silaharın ingiliz kaynaklı olduğu saptandı. Gariplerdağ başında bu silahlerı nasıl buldu anlamak kolay. O yenilgi, üzerinde güneş batmayan imparatorluğu bir numralı gücü sen alt ediyorsun. Bunu zor hazmeder karşı taraf da.”

Bu arada, Osmanlı Devleti ile birlikte 1. Dünya Savaşı’ndan yenik çıkan Almanya’da birşeyler oluyordu. Almanya 1. Dünya Savaşı’nın galiplerince el konan sömürgelerine yeniden kavuşmak istiyordu. Hitler ve Nazi Partisi, Alman halkına yeniden güçlü imparatorluk sözü veriyordu. Almanya Polonya’ya girdi, Rusya’ya saldırdı ve 2. Dünya Savaşı patladı.

Dünya yıllarca kan ve gözyaşı döktü ve Almanya bir kez daha yenildi. Savaş sonunda iki kutuplu yeni bir dünya kuruldu. Bir kutupta Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği,diğer kutupta Amerika Birleşik Devletleri.

Türkiye savaşta yalnız kalmayı başarmıştı ama savaş sonrası oluşan kutupların dışında kalmayı beceremedi. Sovyet korkusuyla Amerika’nın safında yeraldı.

BATI SEVR’İ UNUTABİLDİ Mİ ?

Batı’nın Sevr özlemiyle Türkiye’yi bölme çabaları 2. Dünya Savaşı’ndan sonra kesilmiş gibi görünüyordu. En azından 1945 - 1965 arası, 20 yıl gibi uzunca bir süre, Batı Türkiye’nin Lozan’da belirlenen üniter yapısına ve toprak bütünlüğüne karşıt bir tutum içinde görünmedi.

Ama sadece görünmedi. Lord Curzon’un Unutulan Yıllara gömülü bu sözleri işte bu dönem içinde özellikle Amerika tarafından hayata geçmeye başladı.

Prof.Dr. Toktamış Ateş

Siyeset Bilimci

“Sovyetler Birliği’nğin Doğu Akdeniz’e inmesi ve burada Ortadoğu kontrolünü sağlamasi, ki Suriye üzerinde fevkalade etkiliydi. Buradan işte Suveyş Kanalı ve Kizildeniz üzerinden Hint Okyanusu’nu ve oradan Pasifik’e doğru bir yayılma olasılığı ortaya çıkınca başkan Truman Türkiye ve Yunanistan’ı desteklemeye başladı. Ve daha sonra. Missuri zırhıisıyla ki Missuri’nin de bir takim özellikleri olan bir zırhlı bir takım çalıştırdklar şeyler var, yani Amerika kesin kes tavrını koymuş oldu. Burada Türkiye, denize düşen yılana sarılır, gibisinden bir uygulamaya girdi.Halk Partisi zamanında, İsmet paşa zamaninda. ancak menderesle beraber bu politika doğrudan doğruya bir müttefik oolmak değil de bir uydu olmak politikasina dönüştü”

Emin DEĞER

Yazar

“Türkiye esas, gerek askeri gerekse politik yönden emperyalizmin güdümüne sokan Truman doktrinidir. 1945 yılında SSCB’ nin Türkiye’den istemleri üzerine Türkiye biraz da korkuyor. İsmet İnönü’nün statikocu bir yönetimi sürdürmesi nedeniyle çırpınmaya başlar. Yani SSCB tehdidinden nasil kendimizi koruyabiliriz düşüncesi egemen olur. Yine İngiltere’ye başvurur. İngiltere savaştan yeni çıktım size yardım edemem der. Oysa 39'’a İngiltere ile anlaşma yapılmıştır. İngiltere yardim edecektir. 1946'’a ABD’ de şu an düşünmüyoruz der.”

Bu bir nevi ‘daha çok istesin’ politikasıdır. Türkiye Sovyet tehdidinden korkmuştur. Sığınacak yer arar ve nazla karşılaşır. Ama sonuçta arzusu gerçek olur. Türkiye, Sovyet tehdidine karşı Amerikan şemsiyesi altına girer.

O dönemde Türkiye birçok uluslararası anlaşmaya içeriklerini pek de önemsemeden imza koydu. Bunlardan en önemlisiydi Marshall Planı.

Prof. Dr. Erol MANİSALI

İstanbul Ünv. İktisat Fak.

“Bu yardımların verilmesinde,bu yardımların ülkenin ayakta durması, ama ileride endüstriyel olarak gelişip başkaldıracak kendi ulusal çıkarlarını herkese karşı koruyabilecek bir komuma gelmemesi koşuluyla. Bu bakımdan bu paraları verenler yardımı yapanlar iki şeyi düşünürler. Bu yardım sonuçta kendi ülkelerinin Amerika veriyorsa Amerika’nın endüstrisini beslesin mallar oradan gelsin. Ki uzun vadede bu yardım verilen ülkenin ayağa kalkıp kafa tutmasına kendi ulusal çıkarlarını koruyacak bir konuma gelmesine neden olmasın.Bu iki temel amaç sözkonusudur

Yer : Ankara Tarih: 4 Temmuz 1948

Türkiye Lord Curzon’un sözü doğrultusunda ilk adımı attı. Marshall Planı imzalandı ve 8 ekim 1948 Türkiye ilk kez Dünya Bankası’na 50 milyon dolar borçlandı.O zaman 1 dolar 1 Türk Lirası değerindeydi. İlk borçlanma gerçekleşmiş Amerikan yardım programı ağını örmeye başlamıştı.

Prof. Dr. Çetin YETKİN

Müdafaa – i Hukuk Dergisi

“Bu programın özü Türkiye’nin sanayileşmemesi, sanayi olarak çekiç testere gibi basit aletler yapmakla kendini sınırlı tutması, kimya sanayinde bile tarım ilaçlarından öte bir şey yapmaması, buna karşılık Batı’nın bu malları ithal etmesi bize önerilmiştir. Ayrıca önerilen şeylerin başında demiryolu politikasından vazgeçip karayolu politikasına girilmesi ve devlet işletmelerinin özelleştirilmesi gelmektedir.”

“YENİ BİR DÜNYA KURULUR

TÜRKİYE O DÜNYADA YERİNİ ALIR!”

Ama herşey Türkiye’nin düşündüğü gibi gitmedi. Türkiye Atatürk’ün gösterdiği yoldan, ağır sanayi kurarak kalkınmak ve gelişmiş ülkeler düzeyine tırmanmak istiyordu.

Batılı müttefikler ise Türkiye’nin ağır sanayi kurmasına karşıydılar. Onlar Türkiye’nin bir tarım ülkesi olarak kalmasını kendi çıkarları için uygun görüyorlardı. 2. Dünya Savaşı’ndan sonra Türkiye ile Batı arasında ilk sürtüşme bu yüzden çıktı....

Prof. Dr. Toktamış ATEŞ

Siyaset Bilimci

“1957’ye kadar 53’ten sonra azalan bir biçimde eşler gitti ve 58’de Türkiye maratoryumunu ilan etti. Hani beklenirdi ki Türkiye maratoryumunu ilan edince hani bütün kaderini bütün varlığını bağlamış olduğu bir takim ülkeler Amerika başta olmak üzere Türkiye’ye arka çıksınlar. Çıkmadılar. İşte bir borçlar genel müdürlüğü oluşturuldu. Türkiye’nin gelirini giderini bir kağıt üzerine dökerek bir uzun vadeli plan yapıldı. Ama bu planlar bu günkü İMF reçeteleri gibi acı verici, müdahele edici değildi. Bunun altını çizmek lazım.”

Türkiye, Batı’nın müttefiki olmuştu, fakat Batı’nın tarımcı olun önerisini dinlemiyor; ağır sanayi ile kalkınma düşüncesinden vazgeçmiyordu. Dahası eğer ağır sanayi kurmak için istediğimiz krediyi dostumuz Batılılar vermezse biz bu krediyi Rusya’dan alırız diyordu. İskenderun Demir Çelik, Seydişehir Alüminyum, İzmir Rafinerisi gibi büyük tesisler için Batı kredi vermeyince Türkiye bu tesisleri Rusya’dan kredi alarak yapmıştı. Amerika’nın Türkiye’deki en iyi dostu olan Adnan Menderes, ABD’den alamadığı bir krediyi Sovyetlerden almaya yönelince, devrildi.

1960’lara gelindiğinde Türkiye ile Batı arasında 1945’te kurulan dostluk çelişkili bir yapıya bürünmüş, Türkiye Batı’dan adım adım uzaklaşırken Rusya’ya adım adım yaklaşmaya başlamıştı. Bu sırada Kıbrıs’ta olaylar başlamış, Rum çeteciler Türklere saldırıyordu.

Emin DEĞER

Yazar

“Kıbrıs’a asker çıkarmak istiyoruz. ABD büyükelçisi haber alıyor, geliyor.Diyor ki bizden izin almadan çıkamazsiniz diyor. Ben hükümetimle konuşayım size haber vereyim diyor. İsmet İnönü sarsılıyor. İlk kez 47 anlaşmasındaki hatasini anlamış olmali. Sarsılıyor ve o beyanatını veriyor: Yeni bir dünya kurulur Türkiye bu dünyada yerini bulur... Yani ABD ‘yle biz göbek bağı ile bağlı değiliz diyor. Ama ABD ile bağlı olduğumuzu 5 Haziran Johnson mektubuyla anlıyor.

Prof. Dr. Erol MANİSALI

İstanbul Ünv. İktisat Fak.

“Türkiye müdahele edecek haklı bir biçimde. Johnson’dan mektup geliyor İnönü’ye. İnönü başbakan. Hayir diyor. Elindeki silahlar benim sana NATO kapsamında ikili anlaşmalar kapsamında verdiğim silahlardır. Sen onları belli amaçlara yönelik olrak kullanırsın. Yani Türk Silahlı Kuvvetlerinin elindeki silahlar Türkiye’nin ulusal çıkarları doğrultusunda kullanılamıyor. ABD nasıl öngörürse o amaç doğrultusunda kulllanılıyor. Ve aslında o mektup kullanamazsın demek ben sana kullandırtmam demektir. Kullanmaya kalkarsan 6. filoyu adayla Anadolu arasına sokarım başını derde sokarm demektir. Bana göre o mektup bir ultimatomdur

Kurtların kuzu postlarından yavaş yavaş soyunmaya başladıkları dönemdi bu. İşte bundan sonra Batı’nın sevr rüyası değişik maskelerle sık sık sahneye çıkacaktı.

Türkiye’nin önünde bir havuç vardı: “tek parça kalmak istiyorsanız ortadoğuda jandarmam olun” havucu. Türkiyenin önünde bir de sopa vardı: “reddederseniz sevr gelir sizi böleriz”. sopası Ülke bir süre havuç sopa arasında gitti geldi.!

 ANA SAYFA